29 Ağustos 2012 Çarşamba

Hayatın Armağanı

İnsanoğlunun en rahat ettiği yer yaşadığı yerdir, yani evi. Kendiyle, huzuruyla, olduğu gibi yaşadığı, her halini paylaştığı,en büyük sırdaşıdır. Doğada hayvanlar için bile yaşadıkları alana tecavüz etme bir savaş sebebi değilmidir? Evim evim sen bilirsin halim misali...

Hayatta yaşanan her kare; insanoğluna bir resim çiziyor hayatın içinden. Benim gördüğüm resim ise şu sıralar, sana ait , canından bir parça ile geçirdiğin zamanın , kendi karende çalakalem doğaçlama çizilen resmin muhteşem olması . Öyle bir aslan kesiliyorsun ki sanki tüm dünya üzerine gelse vız gelir gibi hissettiriyor sana. Enerjin tükense bilse yılmıyorsun, otomatik şarj oluyor gibisin. Zamanın içinde akıp gidiyorsun, yeri geliyor yanında ki çocukla çocuk oluyorsun, kimi zaman ise yanında ki çocuk öyle bir pencere açıyor ki sana ağzın açık onun saf ve tertemiz dünyasında taze nefes alıyorsun.Bir bakıyorsun en yakın arkadaşın olmuş ,seni kafalamış, afyon yutmuş misali onun kokusuna doyamıyorsun. Bir anda yatagını paylaşırken buluyorsun, elini tutup uyuyan bir melek misali. Küçük sırlar verirken hep konuşsun, anlatsın istiyorsun. En ufak bir yeri ağrısa, inanmak istemiyorsun, çıldırır gibi oluyorsun. Onu mutlu ve huzurlu görmek; her seferinde bir fırça darbesi oluyor resmine ve o resim derinleştikçe derinleşiyor. Onunla gülerken her zamankinden daha fazla gülüyorsun, ağlarken için paramparça olup daha fazla dağılıyorsun. Çocukça korkularının esiri olarak, seni kale belleyip sana sığındığında, karanlık seni ürkütsede  canavar kesiliyorsun onun yanında.

İşte bendeniz bugüne kadar kendi hayatımın içinde yaşattığım,canımın içine aldığım, her anını birlikte geçirdiğim bir resim çizmemiştim hayat karemde.  Bu resim hayatta ki en anlamlı resimlerden benim için, evimize korkunç bir neşe ve taze nefes geldi, ailece bağımlısı olduk. Sevginin en düz karşılığı, onun minnacık sevimli gözlerinde ki o mutluluğu görmek, ve onunla beraber uykuya dalmak diyebilirim.

Sanırım hayatın içindeki resim tek tualle bitmeyecek....    



22 Ağustos 2012 Çarşamba

“Zeka Seviyeniz Nereler de?”

Hayatın yukarıdan bana göz kırptığı günlerden birini yaşıyorum. İnsanların ne yaşarsa yaşasın bu dünyada sonlandıracağı, sonuçlarına katlanacağı bir düzen misali. Kaç kişi bunun farkındadır tartışılır tabii, genelde insanların ne ekerse onu biçtiklerinin farkında olmadığını düşünürsek. Düzen; insanların hayatına bir çizgi ve yön veriyor; suya yön vermek gibi. Kendini seven, aklını kullanabilen, hayatın mevcut renklerinin dışında da başka renklerini keşfedebilen şanslı insanlar da, yön verdikleri suyun akışını değiştirip, farklı kanallar oluşturabiliyor.

İnsanların kendi farkındalığını fark edebilmesi, bu hayatta ki en büyük ödül bana göre, gerçi toplumun geldiği bu nokta da kendi farkına varamayan insanlara ne desek boş herhalde. Geçen akşam evde televizyonun kanalı değiştirirken , bir yarışma programı gözüme ilişti. Programın adı “Ben bilmem beyim bilir” gibi zeka seviyesi yerin altında insanlar için yapılmış. İki dakika donmuş vaziyette ekrana bakarken , böyle bir kurgunun eşiğinde insanların eğlence ve zeka anlayışlarına ağzım açık olarak baktım diyebilirim. Millet olarak evlendirme programları, sabah kuşağı gibi bir çok programa adapte olan Türk toplumu, en son çareyi böyle başlıklarda bularak, “ben bilmem, beyim bilir” diye program patlatmışlar. Bana sorarsanız çok aşağılayıcı bir şey, alenen geri zekalı olduğunuzu tasdik ettiriyorsunuz televizyonda. İşte bu insanlara bakarken bir anda kendimi “ benim bu ülkede ne işim var derken buldum” ki bu daha da acı.

İnsanların ait olduğu toplumlar, kendi fikirleriyle örtüşmüyorsa, bir tek içinde ki milliyetçi ve özgür ruhla, topluma ait olmadığını görmek çok da zor değil aslında. Hayatın insana sunduğu en güzel hediye; kendi benliğinle, özgür iradenle , kendi değerlerinle bir yaşam sürdürmek.  Birinin sana seçtiği yolda değil, inandığın, seni sen yapan , senin gibi olan, idare edildiğin değil, kendi kararlarınla yürüyebileceğin toplumlarda nefes aldığını ve oraya ait olduğunu hissedebilmek.

 Cehalet öyle bir düşman ki, kendi benliğinin farkında olmayan sayısız insan, sadece bu dünyada ki zamanını doldurmakla meşgul; belki diğer tarafta bir şey bulurum ümidiyle. “Ben bilmem” deyip, işin kolayını bulmuşlar…          

17 Ağustos 2012 Cuma

“Deliye her gün Bayram”

Bayramın sevinci; takvimde ki tatil günlerin uzunluğuna bağlı olarak değişiyor benim için. Çocukluğumdan  beri oldum olası bayramlardan hoşlanmıyorum. Bayram ziyareti, bayram yemeği , bayram tatlısı beni geren şeyler nedense. Sevdiğin, birlikte olmaktan zevk aldığın insanlarla ; zaman , mekan sınırı olmadan hayatının içine alırken, bayram gibi formatlar, bir formatı olmayan insanları formatlamak için ; sürekli kendini güncelleyen zoraki hayat programları gibi geliyor bana. Zoraki yaptırılan hiçbir olaydan hoşlanmayan ben, insanların bu formatlarına da bakış açımı değiştiriyor ne yazık ki. Herhalde; “deliye her gün bayram” sözü , benim gibi tipler için yazılmış diye düşünmekten de alamıyorum kendimi..

Medyanın sürekli bayram öncesi, insanların duygularına bastıran, kafalarına kakmaya çalıştığı acıtasyon içerikli, bayram çikolatası tüketimine dayalı gereksiz reklamları da cabası. Herkesin hayatı kendineyken, reklam furyası altında insanların duygularını kullanarak, ön plana çıkarttıkları reklam zihniyetinden de hiç hoşlanmıyorum. Sevgini göstermenin her kim olursa olsun, bayramı seyranı olduğunu zannetmiyorum. Halk arasında dolaşan, “bayramda küsler barışır, ayrı kalanlar birleşir” gibi gereksiz yontmalarda bu zoraki bayram paketi planın içinde. Aynı şekilde, küslüğün, ayrılığın bayramı seyranı yoktur; eğer vicdanen bir şey yaşanıyorsa da, bayramı vesile etmek; hayırlara vesile olan bir olaydır halk diliyle.
   
Hayatımın hiçbir sürecini hayırlara vesile etmeden yaşayan ben ,en büyük iyiliğin insanın kendini zoraki formatlardan arındırması olduğuna inandım. Takvimin 2012 şeker bayramı için sınırladığı tatil zarfında, Saroz Körfezi’nin Erikli’ kasabasında çok sevdiğimiz dostlarımız Ebru ve Altar’la geçirmeye karar verdik. Asıl bu dört gün limonata gibi havada, bana bayram gibi gelecek. En güzel bayram bence hayatta insana vesile olan anlar, bu tatil sebebiyle, Erikli’ye gidiyor olmak, hayatı daha da anlamlaştırıyor benim için.

Herkese formatsız, kendi inandığı yolun hayırlara vesile olması dileğiyle..   

16 Ağustos 2012 Perşembe

Mahzenin Gözdesi

Yürekten sevdiğin, canının çektiği, ruhunun yanındayken rahatlıktan sırra kadem bastığı, sen olduğun için yanında olan, sen olmazsan bu dünyada bihaber olacağın, hayatına paylaştığın anılarla renk katan yıllanmış dostluklar.. Bu dostluk şarap gibidir, yıllandıkça değerlenir, değerlendikçe mahzeninin en gözde parçası olur. İçtikçe açılırsın yelkeninde, kafan güzel olur, zamanın içinde kayıp gidersin.

Dün akşam mahzenin en güzel şarabıyla yelken açtık hayata karşı. Öyle güzel geldi ki ruhuma anlatamam. Bu rahatlığı vesile bilen ruh sırra kadem basmıştı dün gece.


İstinye Park’ın altını üstüne getirdikten sonra, klasik biz yemek masasında Çiler’le öyle bir muhabbete daldık ki, en son garson gelip “başka bir akşam sizi tekrar ağırlamaktan büyük bir keyif duyarız” dedi , kibarca “artık kalkın da biz de evimize gidelim” diyordu. Gecenin en can alıcı noktası Çiler’in  son saatlerde yaptığı itiraftı. Bu itiraf ki, adı Leon olan bir kedi, benim Çiler’le arama giren bir canlı olarak tarihe geçti. Bu canlı ki hayatta benim tek sinirimi bozan, kanımım değil ısınmak hayatımın fobisi olan bir KEDİ. Adı bile rüyalarımda kabusa dönüşen bu canlı, artık o evin egemenliğini kapmış, bana “ geçmiş olsun, biraz zor gelirsin bu eve” mesajını gönderdi. Mesajı aldım Leon, yalvarsan da gelmem , gelmek istesem de gelemem.. İçten içe gıcık olmadım değil, nasıl yani ya bir küçük canlı, beni tanımadan postayı koydu , kibarca “artık mahzenin anahtarı bende, iyi günler bebek” der gibi. Herhalde bu fikre ömrümün sonuma kadar alışamayacağım.. Yemek masasında, hayattan, tatil planlarından, ev dekorasyonu, ufak dedikodular ve Leon itirafından sonra, elimizde ki kalabalık poşetlerle, arabayı almaya gittiğimizde , gülmekten koptuğumuz andı. Önümüzde ki iki kız kendi aralarında konuşuyorlardı, bir ara bir tanesi “ne buluşucam o çocukla, Beyoğlu’na gel dedim, senin Beyoğlu kim, nerde?” dedi, ve o an gülmekten karnımıza ağrılar girdi. Tam da hayatın içinde ki bir sahneydi, “senin Beyoğlu kim?” şaka gibi, bir ara kıza gidip, “bu kadar safını zor bulursun sakın kaçırma” diyesim geldi.

Her insanın kendine ait mahzeni , bu mahzenin de bir hikayesi olması lazım. O hikayelerle yıllandığın, yeni hikayelerinle keşfettiğin tatlarla, öyle bir kıvama gelirsin ki, içtikçe yeniden doğar, yaşadıkça keyfini çıkarttığın, seninle ya da sensizken ruhunu yalnız hissetmeyeceğin o mahzende  yıllanma şansına sahip olursun.                 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

“Tatlısu adı gibi tatlı ” .….


 Dünya üzerindeki her canlının, bedenin dayanıklılık kırılma noktası değişiyor. Benim bedenim için dayanılması en zor vaka, sıcak ve nem. Bedenimin tahammül sınırlarını zorladığını  ve azar azar , içten içe yakarak, bedenimde ki hücreleri tüketmek için uğraştığı her anı birebir hissedebiliyorum. Allah çaresiz dert vermesin diyenleri duyar  gibiyim, evet sıcağın çaresi benim yaptığım gibi klimayı kökleyip , maceraya atılmadan yaşamak. Sıcak ve nem; günler hatta aylar boyunca sürünce de artık bedenimde ki temiz hava, oksijen haykırmalarını duyar gibiyim. Bir yerden sonra klima ile teneffüs etmek, fanusta yaşıyormuş hissi veriyor bedenine. Sıcak ve nem kobayları gibi..   

Sıcaktan bu kadar baymışken, bu hafta sonu Bandırma-Tatlısu’ya 3 günlük, uzun bir hafata sonu  tatili yapmak ve aile ziyareti için gittik. Tatlısu tipik bir Marmara yazlık köyü. Yolunuzun düşmesi çok kolay olurmu bilmiyorum ama yolu Erdek’e düşenlerin Tatlısu ayrımından geçtikleri aşikar. Ben de evlenene kadar böyle bir yerleşim yerinden haberdar değildim. Benim için Marmara bölgesin deki yazlıkların ayrı bir yeri vardır, tüm çoçukluğum yaz tatillerinde Marmara da geçtiği için , Marmara denizinin kıyısında ki yazlıklar beni alıp çoçukluğuma götürür her seferinde. Tatlısu da tipik bir Marmara bölgesi yazlığı, hala çocukluğumuzda artık hatıralarda kalan yıllarda ki gibi bozulmamış, günümüzdeki yobazlaşmalardan uzak kalmış bir köy. Tam olarak Bandırma limanın karşısında, Kapıdağ yarımadasında kalbi atan , gece olduğunda da rüzgar güllerinin göz kırptığı, Bandırma limanının ise sürekli ışık saçtığı, belli saatlerde geçen deniz otobüsünün gizli dalgasının kıyıda  sehvetle vurup halkı selamladığı, muhteşem gün doğumlarına sahne olan, yakamoz şovlarının hiç bitmediği, bozulmamış bir doğa ve köyün aşk hikayesi gibi.

Kaldığımız üç gün boyunca bu adı gibi tatlı Tatlısu köyü bize şov yapmaya doyamadı. Sevildiğini hisseden küçük çocuklar gibi hayatta elinden gelen en güzel sovları sırasıyla sahneledi diyebilirim. Öncelikle adı gibi tatlı ve huzurlu bir havası var , sıfır nem, oksijene doyduk . Geceleri denizin ve rüzgarın yelpazesi üzerimizden hiç eksik olmadı, böyle huzurlu bir uyku uzun zamandır uyumamıştım, sanki herseferinde "tekrar tekrar bekleriz" der gibi. Uyumak için  bile tereddüt edeceğin bir yer neden mi ; "kaçırdığım bir görüntü olurmu" düşüncesinden kendini alamadığın için. Doğanın bu kadar bahşettiği şeyler arasında nefes alma lüksüne sahipken, çatını kapatan alan senin tarihinin yazdığı, her metrekaresinde, duvarında , taşında sana ve ailene ait izler taşıyan , içi sen gibi kokan, kırk yıllık hayat hikayenin yattığı bir ev olunca daha da bir anlam kazanıyor. Benim için insanın doğduğu evin hala yaşıyor olması çok büyük bir sanş, kendi müzenin içinde, zaman tünelinin içinde gezmek gibi, herkese nasip olacak bir durumda değil şu hayatta. Bizim evin yakışıklısı bu hayatta bu şansa sahip insanlardan, çocukluk , gençlik hikayesinin geçtiği evde, yeni hikayeler yazmaya devam ediyor. Her yeni gün bir hatıra bırakabiliyor evinde. İşte bana göre böyle kıymetli evlerin, yani hikayeleri olan evlerin ruhları vardır. Hikayen ne kadar güzel ve sağlamsa, hayat sana ne kadar güzel görünüyorsa, evin ruhuda öyle beslenir ve canlı durur. Ruhu olan bu evlerin değeri paha biçilemezdir hayatta benim için. İnsanların tarihine, geçmişine ait en ufak bir iz bulmak adına verdikleri mücadeleyi düşünürsek, böyle bir lükse sahip olmak tarif edilemez ki annen ve baban da aynı çatı altındaysa ve hikayen devam ediyorsa bu dünyadaki en şanslı yakışıklılardansın, e bir de karın bunları kaleme aldıysa tadından yenmiyecek durumdadır hikayen....


10 Ağustos 2012 Cuma

“Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”

Arkadaşlık, dostluk ömür boyu bitmek bilmeyen bir bağdır. Öyle bir bağdır ki, içinden geldiği gibi gevşetirsin, sıkarsın,  boşa sararsın, bazen demirler kalırsın. Hiç kopmayan iptir içindeki, yüreğine asılı; seninle gezen bir bağdır. Zamanın, mesafenin sözü olmaz bu iple olan bağında, kaldığın yerde durur çünkü, tekrar bir araya geldiğinde her seferinde düğümlenir kalır içinde, öyle sağlamdır ki, yüreğindeki denizci düğümüdür, bir o kadar güvenli, marifet isteyen, herkesin atamayacağı cinsten bir düğüm.

Bu düğüm ; emek ister, herkesin harcı değildir. Sen ne kadar açarsan içini karşındaki dostuna, bir kat daha sıkılaşır, hayatının içinden olur, seninle yaşar ve seninle son bulur.

Sevgisiz ruhların işi hiç değildir, hissetmezsen karşındakini, geri dönüşü olmaz. Karşılıksız sevginin boşa kürek çektiği gibi, tek taraflı taşınan bir yük değildir. Arkadaşlık, dostluk sevgiyle büyür, yanar, tutuşur. Bazen deli olursun, bazen durulursun, bazen kahkahadan geberene kadar gülüp, herkesin bu hayatta üstesinden gelemediği bu hazinenin keyfini çıkartır, farkındalığın için yukardakine şükredersin.

Güven işidir dostluk , kendini hiç düşünmeden mavi sulara bırakman gibi, seni yeniden hayata bağlayan, yaşadıkça ufuklara bakabildiğin, sırtının yere gelmeyeceğini düşündüren müthiş güven hissidir.

Ruhunu besleyemeyen insanların işi hiç değildir, onlar ki kendi bedeninde ki ruhu yaşatamazken, seni hiç yakalayamaz hayatta. Hayatın içinde ki akrepler gibi boş bulduğunda, en zayıf anında zehrini boşaltmak için gezinip dururlar.          

Her insanın taşıyabileceği bir yük değildir dostluk, arkadaşlık. Paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça seninle yaşayan bir efsanedir içindeki. Eğrisiyle doğrusuyla kabullendiğin, sorgulamadan, düşünmeden, güvenerek kendini kaptırdığın hayatının içindeki küçük flörtlerdir, kendini şımarttığın, karşındakini şımartabildiğin en güzel anlardır, hayatın içinde yaptığın sörf misali.


İşte hayatın içindeki sörflerden bir tanesini yaşadık dün gece Elif’im ve Sedoş’la. Sörf tahtasından hiç inmedik diyebilirim. Biriken anlatılmamış hikayeler, eski günler, yeni günler, olmalı mı olmamalı mı durumları, hayatın içindeki biz derken gece yarısını bulmuştuk . Hayat böyle güzel; arkadaşlıklar ve dostluklar içinde kendini ne kadar bırakıp, şımartabilirsen; hayat sörfünde de o kadar başarılı oluyorsun.    

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Strateji.….

Hayatta strateji üstüne koyarak yaşayabildiğin çok az sey vardır. Strateji kendine koyduğun hedeflerin doğru zamanla ve doğru işleyişle sana geri dönüşüdür. Ben hayatım boyunca stratejik bir insan olmadım. Strateji  ince bir iş, oya gibi işlemen lazım hedefini, zaman harcayıp, kafanı patlatman, doğru hedefe kitlenmen, gel gitlerin içinde boğulmadan suyuna yön vermen lazım ki; belirlediğin hedef bir zaman sonra sana akıp gelsin. Mesaini bu yönde tüketmen lazım; kendini her olasılığa karşı hazırlaman, kalkanlarını belirlemen, yılmaman, biraz da olsa yapışkanını ayarlaman, gerektiğinde önüne çıkan engelleri ezip, çiğnemen lazım. Hep mevcut yaşayan , raytingini kaybetmeyen bir hikayen olması lazım; biraz doğal, biraz sıradan, biraz entellektüel, biraz hayatın içinden, biraz da ısıran akrep misali üç boğum, beş boğum yerine göre acıtan; yerine göre de oldüren.

Rakamlar üstüne fiktif bir strateji yapmak çok kolay, zekanın sana sağladığı kaynakla stratejı danışmanı bile olursun. Hayal gücünde de sınır yoksa, yap babam yap , ikna kabiliyetinde işin içine başrol olarak girerse, sahnede senden iyisi yoktur, ayakta alkışlanan olursun, hatta öyle bir konuşturursun ki rakamları ;dans performansını sergileyen dansçılar misali döner durursun kendi senaryonda. Pist kirlendi mi temizletirsin, kareografiyi beğenmedin mi; değiştirirsin, uymadı mı hep bir silgi tuşun vardır, siler siler uydurursun, ahenk mi  bozuldu ; elersin üç beş dansçıyı ahenki yeniden yakalrsın. Hep senin derlediğin, istediğin gibi.  Baktın gişe rekor kırmıyor, duruma göre dansı değiştirir , yeni senaryolarla  tekrar yaparsın. Hep bir sebebin, koşula uygun dansın vardır, en güzel yaptığın dans ta bir bakarsın dansözlük  olmuştur ;kıvır babam kıvır .........

İşte bu hayat yolunda stratejik ilerlerken, öyle bir toslarsın ki karşına çıkan duvara ; hiç bir parametren çalışmaz. Silgin silmez, aklın  yön bulup çıkarmaz, neden mi ;çalışmadığın yerden soru gelmiştir ; hani çok bildiğin , ezberinde olan başrol artık işlemez. Çünkü; hayatın içinden, hiç koşul tanımayan, duruma göre değişiklik göstermeyen, sana  seçenek sunmayan, hesabı kitabı olmayan bu senaryo, tam da hayatın içinden sana sunulan “yaşa da gör “senaryosundan başka birşey değildir.

Hayatta sevginin , dostluğun,  yaşamın  ve ölümün hesabı kitabı olmaz, sen hesap uzmanı zannederken kendini ; öyle bir yerden gol yersin ki hayattan ; ne durumu kurtaracak senaryon kalır, ne de revize edecek hayatın........ Sana sunulan senaryoda başrol oyuncusu olarak kaparsın perdelerini  hayata karşı..............

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Eski Dostlar

Eski dostluklar, arkadaşlıklar sönmeyen bir ateş gibidir insanın içinde. Bazen alev alev yakar seni, bazen de kor halinde için için sızlatır içini.

Bu dünyada bence en zor kazanılan şey dostluk. Aslında ana temel kuralı güven ve olduğu gibi karşındaki bireyi kabullenebilmen. Arkadaşlıkta eğrisi, doğrusu , tersi, düzü, yanlışı yoktur. Zaten hayatında böyle kaç kişi bu hakkı, dostluk tahtını kapmayı başarabiliyor ki. İşte eski dostlar bu yüzden çok kıymetlidir. Onların; içinde ki ateşi hiç sönmez, söndürmezsin. Hayatının meşalesi olur , seninle içinde yaşar . Zaman , hayat; arana mesafe koysa da , o dost hep seninledir, bir sesini duyarsan derin bir nefes alırsın , haber beklersin ondan; gözün bilgisayarında. Bazen açıp ağlamak istersin ona, sesini duyurmak , sesini duymak için. Çocuk gibi olursun yanında, konudan konuya atlar, hayatın meşgalesini unutur, çılgınlar gibi gülersin, dedikodu yaparsın.. Zaman yaşını inkar etmese de, onunlayken sen hala bildiğin o yaştasındır. Bazen açar resimlere bakarsın, gülersin eski komik hallerine, okuldan, havadan , sudan, hayattan, yemekten derken bir bakarsın saat kaç olmuş. Ayrılmak istemezsin yanından, sabaha kadar daha o anlatsın, sen anlat diye karşılıklı kıvranırsın. Fondan bir ses “anne uykum geldi , süt verir misin?” diyene kadar.. Evet bir anda gerçek yaşına dönüp, iki dakika mola verirsin, süt ısınana kadar, sonra tekrar dalarsın çılgın kız sohbetlerine. Hep anlatacağın bir şey vardır, çünkü seni tarafsız dinleyen, sana tüm kalbiyle inanan, sır küpün, canın dostunla hayatı evirir, çevirir, çekiştirir, uzatıp durursun. Okuduğun bir kitabı konuşurken bulursun kendini bir anda, ya da bir film karesinin içinde. İşte biz de Selcan ile kendi film karemizin içindeydik bu hafta sonu , yılda birkaç sefer görüşebilmenin acısını çıkardık, kendimizce.

O anda içinde olduğun film karesi , aslında senin karendir. Dostunla yaşadığın güzel anıların sana yansımasıdır. Bu hayat kareleri her an senin belleğindedir, hafızandan hiç silinmez, hatta en zor günlerinde raftan çıkartıp teker teker gezersin o günkü zamanların içinde. İlaç gibi gelir insana, işte o zaman dostunu arayıp sarılmak istersin, eğer hemen yanındaysa ulaşılabilecek kadar yakınsa, elinde bir mücevher tutuyor gibisindir unutma. Bu hayatta paha biçilemez. Yok ulaşamayacağın yerde ise , yine şanslısın, en azından sesini duyup, bir oh çekip rahatlarsın konuşunca. Ne sesini duyup, ne de ulaşamadığın bir yerlere göç etmiş ise , öyle bir dostluğu yaşama fırsatı yakaladığın için yine de şanslısın. Gözlerini kapadığında, hayalinde yokluğunda bile seni dinleyecek, sana ışık yakacak, içindeki ateşini söndürmeyecek bir dostun olduğu için.       

3 Ağustos 2012 Cuma

Çılgın Ruh ve Sakin Ruh der ki..

İçime kaçmış deli ruh, beni sürekli dürtüklüyor..

 “Orada mısın, çıldıralım mı?” diye..

“Buradayım, ne istiyorsun?”

“Hiç geçerken bir sana da uğrayayım dedim”.

“İyi de gelirken haber verseydin be beni dürten ruh, şu an hiç çıldırasım yok.”

“Belki sana iyi gelir, çıldırmanın zamanı mı olur?.”

“Doğru olmaz, ama çıldır çıldır nereye kadar. Zaten senin gibi bir ruha da sahip olan ben, nasıl sakin duruyorum zaman zaman ben bile inanamıyorum. Demek ki diğer ruh seni bastırıyor , bence sen git biraz ona takıl.”

“Bence biz senin içinde ikiz bedenler gibiyiz, biri çılgın, biri durgun. Birimiz  çıldırınca diğeri çılgınca hissediyor , diğeri durulunca ; öteki içten içe sakinliyor, ruhunu dinlendiriyor. Tam anlamıyla birbirimizi tamamlıyoruz”.

“Çok çılgın bir projem var, tam çılgınlık, nasıl yaparım diye düşünüyorum, olursa da müthiş olur, o zaman yardım et, ibreyi yükselt ki çılgınlık direncimiz kırılmasın. Bayağı yol almamız lazım, sakin ruh bize yardımcı olur, sakinleştirir bizi”.

“Ne bekliyoruz o zaman.?”

“Biraz korkuyorum hatta tırsıyorum ama nasıl olur diye de düşünmeden edemiyorum.”

“İkizim, sakin ruhum beni çağırıyor, gitmem lazım, sen biraz daha düşün; ama olursa nasıl olur bilemiyorum. İşte o zaman çıldırabilirsin..”

“Nasıl ya gidiyor musun, hani çılgınlık, asıl şimdi çıldırdım işte.”

“Hiçbir yere gitmiyorum, sen start de sette, oyun başlasın, bakalım sonu nasıl bitecek.?”

“Çıldırmak için çıldırıyor gibi hissediyorum, aklıma düştü bir kere, bu filmi çekmezsem olmayacak”.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Flörtöz Ruh

Yazın  yağan sağanak yağmur , sıcaktan bayılmış ruhumuza yukarıdan tutulmuş fıskiye gibidir. Öyle güzel gelir ki bedene, uzun süre ayrılmak istemez insan, üşüdüğünde üstüne örttüğün pike misali , serinleyen havanın çatısında aldığın nefesin tadını çıkartırken bulursun kendini.   

Güzel bir rüya gibidir aslında ve yüzünde bir gülümseme ile uyanırsın birden rüyanın içinde. Ortadan kaybolan bulutlar, gökyüzünü tamamen güneşle baş başa bırakarak, sıcak sıcak gülümsemektedir yukarıdan.

Şehir hayatı yaşayan insanların, özellikle yazın sıcağında kavrulmaktan ne zevk aldığını anlamış değilim. Sayfiye yerinde yaşarsan yazı dört gözle beklersin, denizin doya doya tadını çıkarabilmek için. Ama yüksek binaların, sıkışmış sokakların, trafiğin içinde ne sıcağı… nasıl bir zevk , neyin yazı… Yükselmiş gökyüzü, uzayan günler, yaz akşamı keyfi bunların hepsi insan ömründe artı yazan haneler, mutluluk bırakan notlar, psikolojik olarak bedenlerimiz üzerinde bıraktığı hücre  yenileyici endorfin etkisi tartışılmaz. Ama bu sıcakta trafikte çektiğin eziyetle başlayıp, binaların içinde eksik oksijenle nefes talimatı yaparken, nem ve sıcak hiç mi hiç çekilmiyor bana sorarsanız. Yaşadığın o günün içinde eksik kalmışsın gibi hissediyorsun kendini, zamanın gerisinde kaldığın, ilerleyemediğin, keyfinin kahyası olamadığın, zamanı senin yönettiğin değil, zaman doldurarak tükettiğin anlar. Zamanla kaçamak yaşadığın, flört ettiğin dakikalar zaman aralığına attığın çizikler misali, seni yeniden hayata bağlıyor. İçindeki ruh ise sürekli seni baştan çıkarıyor, “gel tüket bu zamanı, yakala anını, değiştir hayatını diye, bu dünyada ki en büyük armağan benim sana; sana diyorum , kullan beni diye..” İçimdeki bu sese karşı cevap hakkım hep saklı; “dur diyorum”, “ yapma; zaman kaybediyorsun” diye cevap veriyor. “seçimini yapmazsan, sana yardımcı olamam, sadece içindeki yansıman olurum” diyor. “Haklısın diyorum, biraz daha flört edelim, kısa bir süre daha , ondan sonra tamamen seninim, seninleyim” diyorum.

Seninle doya doya yaşayacağım anları iple çekiyorum, sana ait, zamanı benim işlettiğim, bazen saati kurduğum anlar, bazen de dondurduğum zaman aralıkları. Tek dileğim bu; seninle baş başa kalıp, kendi dünyamı yaratmak ; “ey çılgın, kızgın, sakin , deli ruh, bekle beni” diyorum..                    

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Yakalanan Hikayeler

Şu sıralar zaman tünelimde geç kaldığım polisiye bir roman okuyorum. Ejderha Dövmeli kız.. İlk serüvenin adı. Aslında kitabın zamanı olmaz, ama okumaya başladığımda neden daha önceden okumadım diye hayıflandım kendi kendime. Kitap sizi öyle bir içine alıyor ki okurken, kitapta anlatılan, yaşanan her sahneyi bir film şeridi gibi gözünün önünden geçirip, gözünün perdesinde seyredebiliyorsun. Serüven üç kitaptan oluşuyor her bir kitap yaklaşık altı yüz sayfa. Aslında bu kadar kalın kitaplar hep korkutmuştur beni neden mi?, eğer beğenmezsem yarıda kesip bırakmak isterim gönlümden geçen bu olur ama genelde yapamam. Kitaba , yazara haksızlık ettiğimi düşünüp, bir ümit sonunda bir şey alırım diye okurum.

Geç kalınmış romanlar, hikayeler gibi insanın kendi hayatında da geç kaldığı, bazen farkında bile olmadığı hikayeler olabiliyor. Ne zamanki o hikaye gerçeğe dönüp yaşanıyor, o zaman farkına varıyorsun hayatın içinde o sahnenin aslında senin hikayenin içinde olmazsa olmazını. Hikayenin sonunu sen yazsan da, sahnene kattığın her renk, her karakter sahne dekorunu öyle değiştirebiliyor ki, hikayen senin tualinde renklerin üzerinde akıp gidiyor, bazen yiyip bitiriyor seni, bazen sevinçten çıldırtıyor ,bazen de kederden boğabiliyor. İşte bu da senin hikayenin içine aldığın yardımcı oyuncuların serüvenine kattıkları ya bir bölüm oluyor ya da sonunu yazıyor.

Benimse kendi hikayeme kattığım her renk hoşuma gidiyor, bazen karmakarışık renk cümbüşü oluyor hayatım, bazen de belli başlı ana renklerin üzerinde kayıp gidiyor. Monotonluktan hoşlanmayan ben; canım nasıl karalamak isterse tuali öyle boyuyorum, bazen deli dolu, bazen sakin, bazen de hırçın fırça darbeleriyle. Ben böyleyim işte deli dolu, bazen sessiz, bazen sadece kendiyle mutlu , bazen de kelebek gibi…