23 Ağustos 2016 Salı

"Beautiful life” gerçekten de …


İnsanın gerektiğinde hayatını boşa almak için bir freni olması lazım. Frene dokunabilsin ki üstündeki tüm fazla yükleri aşağı fırlatabilsin ve daha dingin bir halde kendiyle baş başa kalabilsin.

Hızını kestiğinde önce bir soluklanırsın ve derin bir nefes alırsın ki beynine oksijen dolsun. Temiz bir havanın tüm alıcılarınıza iyi geleceği aşikar. Benim gibi bir teraziye sorarsanız sonbahar mevsimi frene basmak için ideal. Sıcak ve nemden uyuştuğun bir yazdan sonra limonata gibi bir havanın, kendini tazelemek için fırsatı tartışılamaz. Bu arada Jüpiter ve Merkür’ün Ekim ayında buluşmasını da es geçmemek lazım ki astroloji bilimi bile bu mevsimde bize doğru esiyor. Hal böyle olunca kendimi boşa alarak şu sıralar hiç bir şey yapmadan yuvarlanıp gidiyorum. Çok uzun süren kurumsal hayat tecrübesinden sonra şu an ki tek amacım alışkanlıklarımın sıkıcı bir aidiyet yumağına dönüşmemesi. Severek yaptığım her uğraşın hobiyken fobim olmaması. İki buçuk senedir kafama estiği gibi yaşıyorum, dahil olmak istemediğim hiç bir şeyi yapmıyorum. Sahte hayatlardan, sürekli sahne provasındaymış gibi yaşayan insanlardan uzak durmaya çalışarak ruhumu ve görsel zevkimi temiz tutmaya çalışıyorum. Sürekli “ben ben” diye ortada dolaşan ego delileriyle hiç mi karşılaşmıyorum; karşılaştığım anda o ortamı terk etmeyi yeğliyorum. Hayatı sadece kendini çevresinde dönen bir dünya olarak gören sığ insanlara tahammülüm hiç yok, onları elimden geldiğince yoksaymaya çalışıyorum. Hayatının tek odak noktası işi olan insanlarla pardon robotlarla ne bu dünyada ne de başka bir gezegende oksijenimi bile paylaşmayı düşünmüyorum. Sevgisiz, ruhsuz, vicdansız, uyuşuk, palavracı, şuursuz ve kötü niyetli bu pis yediliden değil uzak durmak, ardıma bakmadan kaçıyorum..


Mevsim değişmeden dolabınızdan önce kendi ruhunuzu temizleyebilirseniz, sizden kralı olmaz. Ha bir de şu pis yediliden uzak durun ki hayat hızınız ve gülümsemeniz kesilmesin. 

"It's a beautiful life"……..


8 Ağustos 2016 Pazartesi

"Tırmalamaya devam… "

Vay arkadaş nasıl bir coğrafyada doğmuşuz. Doğduğumuz günden beri hayatımızın içinde aksiyon eksik olmadı ; bitmek bilmeyen, hastalık haline gelen pc oyunları gibi. 

Kader dedikleri bu olsa gerek; seçme şansının olmadığı hayattaki en büyük maceranın başladığı o an, dünyaya gözlerini açtığın yer. Hal böyle olunca insanın ruhu da bu atmosferin içinde küçüldükçe küçülüyor ve daral durumunda yaşar hale geliyorsun. Öyle bir an geliyor ki en yakınında bu kadar olay yaşanırken insan olmanın hezayanını en derinden hissediyorsun. Her daim bir tırmalama durumu içinde yaşıyoruz, yaşamak için, okumak için, çalışmak için, en acısı da insan gibi yaşayabilmek için.. Yaşanan bunca olayın içinden sağ salim çıkabildiğin zamanda göreceli olarak bu hayatta  kendini şanslı sayıyorsun. Tehdidin hiç bir zaman bitmediği, her türlü saldırıya açık olduğun, terörün yaşımızla yaşıt yıllardır devam ettiği, çocukluk, gençlik, orta yaş dönemlerinde her türlü darbeye şahit olduğumuz insanlar olarak hala umut ediyor olabilmemiz bizim süper güçlerimizin olduğuna işaret bana sorarsanız. Ruhumuzu onarıp durmaktan yorulmayan bir millet olmamız verdiğimiz en büyük yaşam mücadelesi. Her türlü şiddet, cinnet, akıl almaz caniliklerin haber adı altında verildiği, eğlence programı edasıyla kafa uyuşukluğu yapan, insanı cinnete sürükleyen tv programları  toplum olarak cehalette de verdiğimiz  tırmalamanın en güzel örneği. Her türlü sınavı verdin diyelim yaşamak için, hepsinden kurtuldun cahillikle eş değer trafik terörüne kurban gitmen an meselesi. Millet olarak şans ibremiz oldukça yüksek aslına bakarsanız.

Ben kendi adıma, kafamın içindeki sesi durduramıyorum ve her yeni gün acaba ile uyanmaktan, sürekli kendimi yeni bir umutla şarj etmekten bıkmayarak yuvarlanıp gitmeye çalışıyorum bu coğrafyada. Kah resim yaparak, kah seramik  ya da mozaik yaparak, kah kitap okuyarak ya da yazarak. Tek bildiğim hayatında huzur sadece senin çekirdek yapında olunca yetmiyor , çevreni, yaşam alanını, eşini, dostunu ona göre seçebiliyorsun ama yaşadığın coğrafyanın genel huzuru için yapabileceğin tek şey ağzın açık olarak seyre dalmak...Tırmalamaya devam ... 

24 Mart 2016 Perşembe

İç sesi

İçinden gelen ses, adına ne koyarsan koy; altıncı his, ruh sesi, hiç durmadan sana suflörlük yapan klavuzun. Vücudundaki dinamiklerle beslenen seninle coşan, seninle dinginleşen ama asla kandıramadığın , bazen de hiç susturamadığın o ses. Düşüncelerinin suflörlüğünü yapan o sese kulak versem mi diye her kulak kabarttığında haklı çıktığın ve içinden “işte dememiş miydim” anonsunu aldığın o an bir kez daha anlarsın en baştan yanılmadığını. Öyle anlar gelir ki bazen yanılmak istersin, acaba mı diye yanılmayı dilersin ama boşuna. Yanılmadığın gerçeğini her seferinde bir kez daha anlarsın. Aslına bakarsan insanlar şaşırtmaz seni her seferinde yanılan sen olursun. Belki gerçekle yüzleşmek istediğinden , belki de için için inanmadığından kendince test edersin karşındakini; işin özüne döndüğünde ise insanca salaklıktır yaptığın, iyi niyetin günümüz lugatındaki anlamıyla. 

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Zaman

Kendinle yaşayabilme sanatı diye bir olay var bana sorarsanız. Vakit bir anda suyunu çıkartıp boşa harcandığında geriye dönüşü olmayan yolculuk gibi tepende gezinirken, geri dönmeye çok ihtiyaç duymuyorsan sanatını icra edenlerdensin.
Sanatını yaşama şekli ise “kime ne?”. İnersin, çıkarsın, hayatın akışında ritmini yakalar kaybolursun , yüreğin patlayacakmışçasına çarparken bir bakmışsın derin bir sessizliğin içindesin; keyfini çıkartıp zamanın içinde kaybolmak istersin. Kayboldukça kabuğunun içine çekilirsin, ritmin düşer zamanı ağırdan alıp yaşamaya başlarsın ta ki içindeki deli kan hızlanıp patlayacakmışçasına akana kadar. Bir anda yorgun düşersin ve ilacı, zamanı ağırdan alırsın, hafiflersin yavaş yavaş ruhen ve bedenen detoksun içinde bulursun kendini. Dinginleşip sakinleşirsin. İçinde bulunduğun zaman her zamankinden ağırlaşırken, zamanın geçmediğini, akmadığını fark edersin. Kıpırdanmaya başlarsın içinde, zamanı biriktirdiğini düşünüp, bol keseden tüketmeye başlarsın ta ki zamanın yetmeyene kadar. Yakınırsın zamansızlıktan, işin içinden çıkamadığında isyan edersin. Silkelersin kendini bazen de silkelenen olursun. Biraz hafifleyince saatinin ritmini yakalar tekrar başlarsın keyfine. “Gel keyfim gel” diye hayatı inletirken, zamanın sürprizlerine yakalanırsın. Kucağına düşen kader dedikleri şeydir , kontrol edemediğin önüne geçemediğin olaylarla karşılaştığında zamanın içinde kaybolmak istersin, kaybolamazsın da. İçinde işleyen saati, ayarı bozulsa bile ayar yapıp yeniden çalıştırdığında tekrar yakalarsın zamanını.
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanında dediği gibi “sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanları paylaşan, onun hararetiyle ısınan ve tüm gün onunla beraber bir bütün olup yaşayan saat, ister istemez sahibine benzer, onun gibi yaşamaya ve düşünmeye başlar.”
Sanatını icra ederken saatin ya geri kalır, ya ileri gider bunun başka bir şekli yoktur , zamanın durmadığı sürece ....
     

      



         

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Kalemim…

Ellerimi pas tutmuş gibi hissediyordum. Parmaklarının her biri sanki tesadüf eseri elime kondurulmuşçasına aynı ahengi yakalayamıyor, ürkek birer kuş gibi, kalemi elime almak istediğimde korkudan tir tir titriyorlar. Kalem ne düşünüyorsam kafamdakileri bir bir ortalığa döken, beynimin aynası sanki. Düşündüklerini kağıda dökmek zordur, kalemine hükmedebildiğin her an içindeki açık denizin taştığı andır, en azından benim için öyle  dostum. Yazı yazan insanların katı sınırları olmaz, olamaz, kendiyle mutlu aynaya bakabilen insanlar misali, beyninin içindeki düşünceleri konuşturarak; kaleminin ucuyla eyleme dönüştürebilirler. Korkusuzdurlar. Nereden mi biliyorum; tabii ki kendimden. Kalemime söz geçirebildiğim her an sınırlarım açıldıkça açılıyor, düşündükçe ferahlıyorum, ferahladıkça kavuşmam, noktayı koyduğum son yerde beni aynı şekilde bekleyen o kalemimle buluşarak son buluyor. Uzun zamandır dokunamadığım, o kalem. O anda parmaklarımda korkunç bir sızı hissediyorum. Parmak uçlarımın her birine elektrik akımı verilmişçesine kemiklerimin içinde hissettiğim o acıyı unutmak istercesine kıvranıyorum içimdeki derin acıyla. Masanın üzerindeki kalemi parmaklarımın içine usulca kondurduğumda içimdeki ürkek kuşun kalp atışlarını duyar gibi oluyorum. Çırpındıkça çırpınıyor beni durdurmak istercesine. O anda odada müthiş bir müzik yükseliyor, parmaklarımın istem dışı dokunduğu o minik tuş, (tanıştırayım uzaktan kumandam), bir orkestra şefi edası ile bir müzik şöleni başlatıyor. İçimdeki çırpınan o ürkek kuş bir anda sanki içimden kaçıp kurtulmak istercesine kanat çırpmaya başlıyor. Göğsümün üzerinde ağırlığını hissedebiliyorum, kafesinin içerisinden kaçıp kanat çırpmak için verdiği çabanın farkındayım. Ve uçup gitmesine izin veriyorum, sınır kapılarını açarmışçasına. Kulağımın içinde o sese, kanat çırpınışlarının ahengine şahit oluyorum. Rüzgarını suratımın üzerinde hissediyorum ve kulağımda müzikle dans ederek içimde yaşıyorum.

Yazmaya yazmaya paslandığımı düşünüyorum fondaki müziğin cazibesiyle. Bir taraftan beynimin içindeki hard disk tam dolu, taşmak üzere bir yere yedeklenmeyi bekliyor. Yazmadıkça kalemin pas tutmaya başlıyor ama beyin garip bir şey, biriktirdikçe huysuzlanıyor, taşıp yeniden doldurmak istiyor adeta deposunu. Yedekleme kapasitesi sonsuz ama canı isterse seninle oluyor; ne kadar dingin o kadar huzur dolu ve ahenkli. Tüm vücudunun ana merkezi, her detaya hüküm ediyor. Aslında vücudunun kraliçesi, baş tacı misali. Kızdırırsan, iyi bakmazsan vurgunu da tam bir hükümdar edasında işliyor. Bir başlayabilsem günlerce kalemime söz geçiremeyeceğim. Dur durak bilmeden noktayı koyduğum her cümlenin ardından frene basmadan yeni bir cümle gelecek. Masanın üzerinde duran kaleme göz ucuyla bakıyorum. Benim heyecanıma ortak olmak için sabırsızlanıyor adeta, tüm cazibesiyle masanın üzerinden göz kırpıyor . Ellerime takılıyor gözüm, her bir parmağımım o kalemi tutabilmek için en az benim kadar sabırsızlandığını hissediyorum. Nasıl mı?. O benim en yakın dostumda ondan, beynimin, düşüncelerimin yansıması. Benim içimi döktükçe sabırla dinleyen, düşüncelerimin içinde boğulduğumda bana ilk yön gösteren pusulam o benim. İçinde kaybolduğum her düşüncemin canlı şahidi. Gerçek bir dost, kimsenin söyleyemediği, cesaret edemediği doğruları var, yormayan, yazdıkça büyüyen , seninle son bulan kadim bir dost. Tek tek kafamdan neler yazacağımı geçiriyorum, kalbim heyecandan küt küt atıyor. Biliyorum ki kalemi parmaklarımın arasına yerleştirip kağıtla buluşturabilirsem beynimdeki fırtınaya yetişmem çok zor olacak. Tam o anda parmaklarımdaki acının kokusu burnuma geliyor, pas kokusu adeta. Bir an önce kurtulmam lazım bu acıdan. Nereden musallat oldu bu acı bana, geldi ama beni bir türlü terk etmiyor. Bir an önce yazmaya başlasam sıvışıp gider belki hayatımdan; istenmeyen bitmeye mahkum aşk hikayelerinde ki huysuz aşık misali terk eder beni. Küser, kapıyı çekip gider ve bir bakarsın çıkmış gelmiş; hiç yaşanmamışçasına. 
Çekip gitse de, kalemim beni hangi hikayelere doğru götürecek ben de merak içindeyim...   

19 Kasım 2014 Çarşamba

“Seninle… ”

“Senden nefret ediyorum.”
Dudaklarından dökülemeyen bu kelimeler, sürekli kafasının içinde dolanıp durmaktaydı. Gözlerine yansıyan o alaycı bakışlarının altında, içindeki fırtınanın rüzgarı bazen deli gibi esiyor, bazen de yavaş yavaş yüreğini dinlendirircesine, fırtına öncesi sakinliğine yelpaze olmaktaydı. Duyduğu bu his içini öyle kemiriyordu ki; ormanda avını yakalamaya çıkmış bir aslan gibi, peşini bırakmamaya kararlıydı Melek. “Ne tuhaf değil mi, insanların kader dedikleri aslında kendi seçimlerinin götürdüğü  yoldan başkası değildir” diye içinden geçirdi .  Kendiyle baş başa kaldığında içinde köpüren bu duygunun , ona ait olmayan bir eşya misali farkında olmadan içine atıldığına inanıyor, gözlerini kapatıp şeytanın avukatlığını yapmaya başladığında ise o savunmanın çok anlamsız olduğunu fark ediyordu. Ona ait olmayan bir parçayı yüreğinin içine dahil etmeye çalışmak, içindeki iyi ve kötünün savaşını kamçılıyordu. Kendini bu duyguların içinde boğuşurken içinde yaşadığı şehri birden ardında bırakarak; bedenini  bahçede kırlara yatmış yıldızlara bakarken buldu. Tek istediği çocukluğundan beri gökyüzündeki yıldızlara bakarken, kayan bir yıldız yakalamaktı. Gökyüzünde kayan o parlak yıldızla birlikte içindeki tüm dilekleri gökyüzüne gönderdiğine inanmıştı. Dilek ağacına dilek bağlamak ne kadar somut bir yöntem ise, erişemediği gökyüzündeki  yıldızlara mesaj göndermek, onun için tanrıyla kurduğu bağı ifade etmekteydi. Yıldızın göz kırpması bir sinyal oluyordu Melek için. Elini o bilinmez güce doğru uzatıp, yakalamak istercesine gökyüzüne uzandığını hissetmişti. Tek dileği içinde dans eden o duyguyla baş etmekti. Nefretin dansı..  Bu duyguya kendini esir olarak teslim ettiği günü geçirdi aklından. İnsanın kendi kalıbının dışına çıktığı anda etrafına sunduğu görüntü, o bedene uymayan, takma bir giysi gibi duruyordu üzerinde.  
“Çok mu zor kendin gibi olmak bu dünyada , kendini olduğun gibi kabul edip, farklı kalıpların içine sokmamak.” diye haykırmak geldi içinden . Kendi lansmanlarını  olduğundan farklı yapan insanların bu dünyada kendi gibi olan insanlar için bir sınav olduğunu düşünüyordu. Tanrı’nın bizi sınama metodu olabilirdi, iyi ile kötü nasıl savaşıyorsa; nefret ve sevginin arasındaki rekabette tartışılmazdı. Birden aklına işyerinde sabah yaşadığı olay geldi. Canla başla çalışmasına rağmen ağzıyla kuş tutsa yaranamadığı bir patronu vardı. Verilen hangi işi bitirirse bitirsin, biraz daha biraz daha diyerek ucu bucağı olmayan bir iş yığının içinde buluyordu kendini. Hiçbir amaca hizmet etmeyen bu işler tek kelimeyle zırvalıktı Melek için.
“Melek ’cim bir bakabilir misin lütfen”
“buyurun"
“sana dün verdiğim konuyu araştırabildin mi , yarım saat sonra sen kendini ayarla bir toplanıp bakalım”
“o konuyu araştırdım, fakat sizin talep ettiğiniz şekilde ilerlememiz mümkün değil, sistemimiz yeterli değil bunun için”
“o işi bir konuşalım , sistemin yetersizliğinin farkındayım, bu noktada benim senden beklediğim bana bir çözüm ile gelmendi Melek ’cim.
Melek derin bir nefes aldı. İsminin arkasına eklenen o sevimli “cim” eki aslında kafasına vurulan bir balyozdan farksızdı onun için. Araştırmasını yapmış, sonucunu söylüyordu, karşı tarafın beklediği çözüm ise çözümsüzlüğün başlangıcıydı aslında.
“ne şekilde ilerlememi istersiniz, çözüm öneriniz için bütçem ne kadar olacak ?” dedi kendinden emin bir şekilde.
“sen bir araştır bakalım, şu an belli bir bütçemiz yok, işin olacağına inanır ve ikna olursak bir bütçe yaratırız Melek’cim. Bu arada geçenlerde konuştuğumuz konu ne oldu.?”
Acaba hangi konuydu dediği, her söylediğini unutup tekrar tekrar  söyleyen bir insan için çok normal bir durum diye geçirdi içinden Melek.
“Ben size sorunu çözdüğümüzü hem sözlü hem de e posta ile belirtmiştim.”
“bir saniye lütfen, benim mail kutum o kadar dolu ki atlamış olabilirim, atladıysam pardon Melek ’cim. Bulamıyorum , göndermeyi aklından geçirmiş olup, bana mail atmamış olabilir misin acaba? İnsan iş yoğunluğunda yapıyor böyle şeyler, mesela bana çok olur.”
“Çok eminim, hatta size gelip konuyu detaylarıyla aktarmıştım, şimdi ilgili maili tekrar gönderdim, size on beş gün önce konu ile ilgili geri bildirim yapmışım.” Yaşanan süregelen bu diyaloglar hep aynı sonuçsuz kapıya çıkıyordu Melek için. İçindeki tarif edemediği nefretin fitilini ateşlendiğini fark ediyor kendince bir kurtuluş yolu arıyordu. Hayatta net olmayan her olay ve her insan onun içine sert bir taş parçası olarak oturuyor ve o ağır yükten kurtulması oldukça zaman çalıyordu hayatından. Hiçbir amaca hizmet etmeyen bu işlerle bu güne kadar canla başla uğraşması hem kendi sorumluluk duygusun yüksek olmasından hem de kendince olayları ve kişileri tahlil edebilmek için kendine tanıdığı süre ile alakalı bir durum idi.
Bu zamana kadar kırlara uzanıp gökyüzünde yıldızlarla yaşadığı buluşmalarında hep içindeki nefreti öne çıkartmış, ama alacağı aksiyonu ertelemişti.  Neden mi?. Çünkü adı gibi emin olduğu tek şey, sözlerin birer eylem olduğu ve bir kere ağzından dökülmeye başladığında onları geri alamadığındı.  O sırada parlak bir yıldızın karanlık gökyüzünde parlak bir ışık saçarak kaydığını gördü. Üzerinde uzandığı otların ona kendi iyi hissettirmesinin sebebi, onlara taktığı isimden geldiğine adının Melek olması kadar emindi. O otların her biri iyilik otuydu. Hayattaki güzelliklerle yeşerirken, bir o kadar da yaşanan kötü olayların etkisi ile o otlar sararırken, doğanın müthiş enerjisi ile yeniden hayat buluyordu. Kayan yıldızın gücünü içinde hissederken, tek bildiği ait olmadığı o dünyadan ve içindeki nefret duygusunu kamçılayan o insanlardan kurtulmaktı, adeta sararan otlar misali içindeki müthiş enerji ile taşıdığı o nefreti yok edecek ve o anlamsız hayatı geride bırakacaktı. Belki de gökyüzünde ışıldayarak kayan yıldızın ışığı nefretinin sonu olmuş ve onu tekrar içindeki meleği ile yeniden hayat bulma fırsatı vermişti. “İşte iyilik otlarının gücü” diye geçirdi içinden. İşte eyleme dönem o sözler kendi hayat hikayesinde sayfalara dökülerek yerini almıştı.

Ertesi gün aldığı kararla işe doğru yol alırken takside tek hatırladığı içinden mırıldandığı o şarkı idi. İçinde barındıramadığı o nefret şu an sadece mırıldandığı şarkının dizelerinde son bulmuş ve fısıltısı da camda şekilsiz bir buğu olarak ortaya çıkmıştı, sadece bir süreliğine. Melek o an  camdaki şekilsiz buğuya bakarak, “işte bu yüzden aranıza karışamadım diye geçirdi aklından”.

16 Kasım 2014 Pazar

“Yeteneksiz miyim?… ”

İçimde bağırarak çıkmaya çalışan resim yapma çılgınlığım beni bir senedir resim yeteneğimi ortaya çıkarma maceramın içinde bulmama neden oldu. Denemeden, tecrübe etmeden bilemeyeceğim bir serüven. Renklerle oynamak hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim, kafamda binlerce resme dönüştürmek istediğim proje var. Binlerce kadın resmi yapmak istiyorum. Çiçek, böcek aşırı dozda doğa resimleri bana göre değil nedense. Tuvalde bir kadın oluşturmak yeniden bir tür kadın yaratmak gibi. Yüzü, saçları, duruşu, gözlerindeki bakış ile bir bütün olduğunda resme baktığınızda bir karaktere oturtabiliyorsunuz yoktan var ettiğiniz kadını. Resmin sonunda ortaya çıkan bir canavar kadın da olabiliyor, ezik, hayata küsmüş bir tipleme ile de tuvalde öylece size bakıyor ki bunlar tecrübeyle sabit sonuçlar. Atölyede ilk yapmak istediğim denizde yelkenlilere bakan kadın tiplemem, kendime olan aşırı güvenimden olacak ki; yaparım ben bunu diye kendimi gazlamam sonucunda önce ayağı sakat kambur bir kadın şeklinde karşımda dikilirken, sonrasında hocaların resimi toparlama çabalarına rağmen ezik ve bir ayağı çukurda hayattan bezmiş kadın tiplemesinden kurtulamayan, lepiska saçlı, bana göre bir adet paralel evren yolcusu bir kadına dönüştü. Elimi şıklatıp tatlı cadı misali ortaya bir resim çıkartamayacağım farkındayım, ikinci denememde çok başarılı gitmiyor itiraf etmeliyim. Hemen sonuca ulaşmak gibi bir acelem olmamasına rağmen, kendi seçimimle boyum kadar tuvalden başlıyorum. Yapmak istediğim kadının görsellerini saatlerce arıyorum ve bulduktan sonra renkleriyle, endamıyla asmak isteyeceğim köşeyi bile kafamda oluşturuyorum. Bu da benim hayat hızım, yol tutuşum elden bir şey gelmiyor. Ancak resim bittiğinde sizlerle paylaştığım zaman göreceğiz. Ama ben kendimden eminin bu endamlı kadında benim kadınım olmaktan çıktı. Bekleyip hep beraber göreceğiz.
Her hafta atölyeye gittiğimde duvarlarda asılı olan bir önceki katılımcıların resimlerine baktığımda gıpta ediyorum. Süper portreler ve resimler çıkıyor ortaya bizim atölyede ve bu defa ben kendimi sorgulamaya başlıyorum. Bir senedir bu kadar yol alamadıysam resim konusunda kendime çok mu yükleniyorum diye. Belki de yetenekli değilim resim konusunda, eğitilebilir  olmama ihtimalimde yüksek. Şu sıralar mozaik için farklı bir  atölyeye gidiyorum. Camla ve taşlarla uğraşmak, onları çeşitli parçalara bölüp ortaya somut bir şey çıkarmak hoşuma gitti. Ama bendeniz aynı ben; yine çiçek , böcek yapmak istemiyorum . Şu an bir nar objesini kırmızı en can alıcı rengim olduğundan taşlarla doldurmaktayım. Atölyedeki eğitmen bir sonrakinde ne yapmak istediğimi ve projemin ne olduğunu sorduğunda ise cevabım hazırdı. Çalışıp gitmiştim ve kocaman bir tuvalde çok hoş bir kadın yapmak istediğimi söyledim. Ve hemen görselini göstererek onay aldım. Bakalım bu mozaik kadın benim kadınım olabilecek mi diye düşünmeden önce yeteneğim nereye kadar işleyecek onu merak etmiyor değilim. Bekleyip hep beraber göreceğiz.

Sonuç olarak, insan kendini neler yapabileceğine bakıp yargılarken, başkaları da neler yaptığımıza bakarak yargılıyor.......